#smrgKİTABEVİ Ayasofya : Kronos'un Mabedi : Kronos'un Mabedi - Hristiyanlığın En Görkemli Kilisesinin Pagan Kökeni - 2026
Editör:
Kondisyon:
Yeni
Sunuş / Önsöz / Sonsöz / Giriş:
Basıldığı Matbaa:
Dizi Adı:
ISBN-10:
9786259357720
Hazırlayan:
Cilt:
Amerikan Cilt
Boyut:
16x24
Sayfa Sayısı:
232
Basım Yeri:
İstanbul
Baskı:
1
Basım Tarihi:
2026
Çeviren:
Turgut Tiftik
Kapak Türü:
Karton Kapak
Kağıt Türü:
Enso
Dili:
Türkçe
Kategori:
indirimli
577,50
Havale/EFT ile:
565,95
1199257037
644653
https://www.simurgkitabevi.com/ayasofya-kronosun-mabedi-kronosun-mabedi-hristiyanligin-en-gorkemli-kilisesinin-pagan-kokeni-2026
Ayasofya : Kronos'un Mabedi : Kronos'un Mabedi - Hristiyanlığın En Görkemli Kilisesinin Pagan Kökeni - 2026 #smrgKİTABEVİ
577.50
Ayasofya'yı gördüğünü sanıyorsun.
Kitabı bir açıyorsun… ve birden fark ediyorsun: Asıl hikâye gözünün önünde; kimse sana nereye bakacağını söylememiş.
Peter Mark Adams sana “Ayasofya ne kadar güzel” demiyor. Güzelliğin arkasındaki düşünceyi gösteriyor: onun sende bıraktığı duyguyu, milim milim kurulan deneyimi. Işık nereden giriyor, içeride nasıl kırılıyor; ses nerede büyüyor, taş nerede yankıyı taşıyor; kubbe neden böyle… Sayfa sayfa küçük ayrıntıları birleştiriyor. Ve sen fark etmeden o ayrıntıların peşine düşüyorsun. Bir noktada, aklına tek bir cümle yerleşiyor: Bu yapı yalnızca bir bina değil; bir ritüel.
İşin en ürpertici yanı şu: Bu hikâye “rahat” bir zamanda geçmiyor. Jüstinyen devri… gözetim… ihbar… korku. İnsanlar yalnız konuşmaktan değil, inanıyor olmaktan bile korkuyor. Baskı büyüdükçe söz yeraltına iniyor: satır arası, ima, ince alay, şifre…
Metinler yakılıyor. Heykeller saklanıyor.
Peki ya Ayasofya?
Adams tam da buradan giriyor. Basit bir soruyla: Eğer sözler sansürleniyorsa, bir bina ne anlatabilir? Ve seni Ayasofya'nın gövdesine gömülü işaretlerin peşine takıyor. Kubbede. Boşlukta. Pencerelerde. Işığın izlediği yolda. Sesin kaybolduğu, sonra geri döndüğü yerlerde… Sanki yapı kendi dilini kurmuş. Sanki burada ışık ve ses yalnızca estetik değil; bir tür anlatı, bir tür iz bırakma biçimi.
Bazı zamanlarda “doğru” söylenmez; inşa edilir. Bir duvarın içinden geçirilir. Bir açıklığın yönüne saklanır. Bir yankının süresine yerleştirilir. Bu kitap, Ayasofya'nın böyle bir şeye dönüşmüş olabileceğini fısıldıyor: suskunluk çağında, taşın içine gömülmüş bir başkaldırı.
Okudukça şunu hissediyorsun: Bizans'ın en sert zorbalık zamanlarında bile “içten teslim olmamak” mümkün. Konuşamıyorlarsa tasarlayabilirler. Işıkla, sesle, taşla… Ayasofya'nın içine, kimsenin kolay kolay söküp atamayacağı şeyleri.
Kitabı bitirdiğinde büyük bir açıklama bekleme. Adams sana kesin bir “cevap” vermiyor; daha tehlikeli bir şey yapıyor: Gözünü eğitiyor. Kulaklarını açıyor. Bir daha içine girdiğinde, aynı mekân olmayacak. Çünkü artık biliyorsun. Bazı sırlar yazılarda değil, taşın içinde saklanır.
Turgut Tiftik
Kitabı bir açıyorsun… ve birden fark ediyorsun: Asıl hikâye gözünün önünde; kimse sana nereye bakacağını söylememiş.
Peter Mark Adams sana “Ayasofya ne kadar güzel” demiyor. Güzelliğin arkasındaki düşünceyi gösteriyor: onun sende bıraktığı duyguyu, milim milim kurulan deneyimi. Işık nereden giriyor, içeride nasıl kırılıyor; ses nerede büyüyor, taş nerede yankıyı taşıyor; kubbe neden böyle… Sayfa sayfa küçük ayrıntıları birleştiriyor. Ve sen fark etmeden o ayrıntıların peşine düşüyorsun. Bir noktada, aklına tek bir cümle yerleşiyor: Bu yapı yalnızca bir bina değil; bir ritüel.
İşin en ürpertici yanı şu: Bu hikâye “rahat” bir zamanda geçmiyor. Jüstinyen devri… gözetim… ihbar… korku. İnsanlar yalnız konuşmaktan değil, inanıyor olmaktan bile korkuyor. Baskı büyüdükçe söz yeraltına iniyor: satır arası, ima, ince alay, şifre…
Metinler yakılıyor. Heykeller saklanıyor.
Peki ya Ayasofya?
Adams tam da buradan giriyor. Basit bir soruyla: Eğer sözler sansürleniyorsa, bir bina ne anlatabilir? Ve seni Ayasofya'nın gövdesine gömülü işaretlerin peşine takıyor. Kubbede. Boşlukta. Pencerelerde. Işığın izlediği yolda. Sesin kaybolduğu, sonra geri döndüğü yerlerde… Sanki yapı kendi dilini kurmuş. Sanki burada ışık ve ses yalnızca estetik değil; bir tür anlatı, bir tür iz bırakma biçimi.
Bazı zamanlarda “doğru” söylenmez; inşa edilir. Bir duvarın içinden geçirilir. Bir açıklığın yönüne saklanır. Bir yankının süresine yerleştirilir. Bu kitap, Ayasofya'nın böyle bir şeye dönüşmüş olabileceğini fısıldıyor: suskunluk çağında, taşın içine gömülmüş bir başkaldırı.
Okudukça şunu hissediyorsun: Bizans'ın en sert zorbalık zamanlarında bile “içten teslim olmamak” mümkün. Konuşamıyorlarsa tasarlayabilirler. Işıkla, sesle, taşla… Ayasofya'nın içine, kimsenin kolay kolay söküp atamayacağı şeyleri.
Kitabı bitirdiğinde büyük bir açıklama bekleme. Adams sana kesin bir “cevap” vermiyor; daha tehlikeli bir şey yapıyor: Gözünü eğitiyor. Kulaklarını açıyor. Bir daha içine girdiğinde, aynı mekân olmayacak. Çünkü artık biliyorsun. Bazı sırlar yazılarda değil, taşın içinde saklanır.
Turgut Tiftik
Ayasofya'yı gördüğünü sanıyorsun.
Kitabı bir açıyorsun… ve birden fark ediyorsun: Asıl hikâye gözünün önünde; kimse sana nereye bakacağını söylememiş.
Peter Mark Adams sana “Ayasofya ne kadar güzel” demiyor. Güzelliğin arkasındaki düşünceyi gösteriyor: onun sende bıraktığı duyguyu, milim milim kurulan deneyimi. Işık nereden giriyor, içeride nasıl kırılıyor; ses nerede büyüyor, taş nerede yankıyı taşıyor; kubbe neden böyle… Sayfa sayfa küçük ayrıntıları birleştiriyor. Ve sen fark etmeden o ayrıntıların peşine düşüyorsun. Bir noktada, aklına tek bir cümle yerleşiyor: Bu yapı yalnızca bir bina değil; bir ritüel.
İşin en ürpertici yanı şu: Bu hikâye “rahat” bir zamanda geçmiyor. Jüstinyen devri… gözetim… ihbar… korku. İnsanlar yalnız konuşmaktan değil, inanıyor olmaktan bile korkuyor. Baskı büyüdükçe söz yeraltına iniyor: satır arası, ima, ince alay, şifre…
Metinler yakılıyor. Heykeller saklanıyor.
Peki ya Ayasofya?
Adams tam da buradan giriyor. Basit bir soruyla: Eğer sözler sansürleniyorsa, bir bina ne anlatabilir? Ve seni Ayasofya'nın gövdesine gömülü işaretlerin peşine takıyor. Kubbede. Boşlukta. Pencerelerde. Işığın izlediği yolda. Sesin kaybolduğu, sonra geri döndüğü yerlerde… Sanki yapı kendi dilini kurmuş. Sanki burada ışık ve ses yalnızca estetik değil; bir tür anlatı, bir tür iz bırakma biçimi.
Bazı zamanlarda “doğru” söylenmez; inşa edilir. Bir duvarın içinden geçirilir. Bir açıklığın yönüne saklanır. Bir yankının süresine yerleştirilir. Bu kitap, Ayasofya'nın böyle bir şeye dönüşmüş olabileceğini fısıldıyor: suskunluk çağında, taşın içine gömülmüş bir başkaldırı.
Okudukça şunu hissediyorsun: Bizans'ın en sert zorbalık zamanlarında bile “içten teslim olmamak” mümkün. Konuşamıyorlarsa tasarlayabilirler. Işıkla, sesle, taşla… Ayasofya'nın içine, kimsenin kolay kolay söküp atamayacağı şeyleri.
Kitabı bitirdiğinde büyük bir açıklama bekleme. Adams sana kesin bir “cevap” vermiyor; daha tehlikeli bir şey yapıyor: Gözünü eğitiyor. Kulaklarını açıyor. Bir daha içine girdiğinde, aynı mekân olmayacak. Çünkü artık biliyorsun. Bazı sırlar yazılarda değil, taşın içinde saklanır.
Turgut Tiftik
Kitabı bir açıyorsun… ve birden fark ediyorsun: Asıl hikâye gözünün önünde; kimse sana nereye bakacağını söylememiş.
Peter Mark Adams sana “Ayasofya ne kadar güzel” demiyor. Güzelliğin arkasındaki düşünceyi gösteriyor: onun sende bıraktığı duyguyu, milim milim kurulan deneyimi. Işık nereden giriyor, içeride nasıl kırılıyor; ses nerede büyüyor, taş nerede yankıyı taşıyor; kubbe neden böyle… Sayfa sayfa küçük ayrıntıları birleştiriyor. Ve sen fark etmeden o ayrıntıların peşine düşüyorsun. Bir noktada, aklına tek bir cümle yerleşiyor: Bu yapı yalnızca bir bina değil; bir ritüel.
İşin en ürpertici yanı şu: Bu hikâye “rahat” bir zamanda geçmiyor. Jüstinyen devri… gözetim… ihbar… korku. İnsanlar yalnız konuşmaktan değil, inanıyor olmaktan bile korkuyor. Baskı büyüdükçe söz yeraltına iniyor: satır arası, ima, ince alay, şifre…
Metinler yakılıyor. Heykeller saklanıyor.
Peki ya Ayasofya?
Adams tam da buradan giriyor. Basit bir soruyla: Eğer sözler sansürleniyorsa, bir bina ne anlatabilir? Ve seni Ayasofya'nın gövdesine gömülü işaretlerin peşine takıyor. Kubbede. Boşlukta. Pencerelerde. Işığın izlediği yolda. Sesin kaybolduğu, sonra geri döndüğü yerlerde… Sanki yapı kendi dilini kurmuş. Sanki burada ışık ve ses yalnızca estetik değil; bir tür anlatı, bir tür iz bırakma biçimi.
Bazı zamanlarda “doğru” söylenmez; inşa edilir. Bir duvarın içinden geçirilir. Bir açıklığın yönüne saklanır. Bir yankının süresine yerleştirilir. Bu kitap, Ayasofya'nın böyle bir şeye dönüşmüş olabileceğini fısıldıyor: suskunluk çağında, taşın içine gömülmüş bir başkaldırı.
Okudukça şunu hissediyorsun: Bizans'ın en sert zorbalık zamanlarında bile “içten teslim olmamak” mümkün. Konuşamıyorlarsa tasarlayabilirler. Işıkla, sesle, taşla… Ayasofya'nın içine, kimsenin kolay kolay söküp atamayacağı şeyleri.
Kitabı bitirdiğinde büyük bir açıklama bekleme. Adams sana kesin bir “cevap” vermiyor; daha tehlikeli bir şey yapıyor: Gözünü eğitiyor. Kulaklarını açıyor. Bir daha içine girdiğinde, aynı mekân olmayacak. Çünkü artık biliyorsun. Bazı sırlar yazılarda değil, taşın içinde saklanır.
Turgut Tiftik
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.