#smrgKİTABEVİ Osmanlı Dervişleri veya Doğu Spiritüalizmi (1868) -
Eserin diğer bir ekseni, insanın nefsî tutkularla hayvanî bir seviyeye düşebileceği, ancak tövbe, zikir ve manevî eğitim sayesinde yeniden “insan-ı kâmil” mertebesine yükselebileceği fikridir. Rüyalar, semboller, mürşid-mürid ilişkisi ve kalbin genişliği gibi temalar üzerinden insanın küçük bir âlem değil, bütün yaratılışın özünü taşıyan büyük bir varlık olduğu savunulur. Ruh göçü gibi inançlar reddedilirken, insanın ahlaki hâlinin ahirette surete dönüşeceği düşüncesi tasavvufî bir ahlak öğretisine dönüştürülür. Böylece yazar, zahir ile bâtın arasında çatışma değil; biri beden, diğeri ruh olan tamamlayıcı bir ilişki bulunduğunu vurgular.
Son bölüm ise Halife Ali'yi velayet nurunun taşıyıcısı ve tasavvuf silsilelerinin manevi kaynağı olarak sunar. Onun cesareti, cömertliği, ilmi ve Peygamber'e yakınlığı etrafında örülen rivayetler, klasik İslam biyografi geleneği ile menkıbevî tasavvuf anlatısını birleştirir. Böylece eser, Sufi düşüncede velayet anlayışının merkezine yerleşen Ali tasavvurunu hem duygusal hem de öğretisel bir dille inşa ederken Osmanlı tasavvuf dünyasının dervişlik anlayışını, tarikat geleneklerini ve mistik düşünce iklimini de açıklığa kavuşturur.
Eserin diğer bir ekseni, insanın nefsî tutkularla hayvanî bir seviyeye düşebileceği, ancak tövbe, zikir ve manevî eğitim sayesinde yeniden “insan-ı kâmil” mertebesine yükselebileceği fikridir. Rüyalar, semboller, mürşid-mürid ilişkisi ve kalbin genişliği gibi temalar üzerinden insanın küçük bir âlem değil, bütün yaratılışın özünü taşıyan büyük bir varlık olduğu savunulur. Ruh göçü gibi inançlar reddedilirken, insanın ahlaki hâlinin ahirette surete dönüşeceği düşüncesi tasavvufî bir ahlak öğretisine dönüştürülür. Böylece yazar, zahir ile bâtın arasında çatışma değil; biri beden, diğeri ruh olan tamamlayıcı bir ilişki bulunduğunu vurgular.
Son bölüm ise Halife Ali'yi velayet nurunun taşıyıcısı ve tasavvuf silsilelerinin manevi kaynağı olarak sunar. Onun cesareti, cömertliği, ilmi ve Peygamber'e yakınlığı etrafında örülen rivayetler, klasik İslam biyografi geleneği ile menkıbevî tasavvuf anlatısını birleştirir. Böylece eser, Sufi düşüncede velayet anlayışının merkezine yerleşen Ali tasavvurunu hem duygusal hem de öğretisel bir dille inşa ederken Osmanlı tasavvuf dünyasının dervişlik anlayışını, tarikat geleneklerini ve mistik düşünce iklimini de açıklığa kavuşturur.