#smrgKİTABEVİ Selçuklular Dönemi Arap Edebiyatı Tarihi (Abbasiler IV. Dönem-447-656/1055-1258) - 2026

Editör:
Kondisyon:
Yeni
Sunuş / Önsöz / Sonsöz / Giriş:
Dizi Adı:
ISBN-10:
Hazırlayan:
Cilt:
Amerikan Cilt
Ciltçi:
Stok Kodu:
1199261143
Boyut:
16x24
Sayfa Sayısı:
377
Basım Yeri:
Erzurum
Baskı:
1
Basım Tarihi:
2026
Kapak Türü:
Karton Kapak
Kağıt Türü:
Enso
Dili:
Türkçe
Kategori:
indirimli
451,00
Havale/EFT ile: 441,98
1199261143
648752
Selçuklular Dönemi Arap Edebiyatı Tarihi (Abbasiler IV. Dönem-447-656/1055-1258) -        2026
Selçuklular Dönemi Arap Edebiyatı Tarihi (Abbasiler IV. Dönem-447-656/1055-1258) - 2026 #smrgKİTABEVİ
451
Abbasîlere nispetle tanınan Abbasî dönemi edebiyatı, Arap Edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Kuruluşundan yıkılışına kadar sosyal, siyasi ve demografik yapı bakımından çok farklı dönemler geçiren bu dönemin bütünü içerisinde edebiyatın tamamının aynı özellikte ve aynı yapıda olması beklenemez. Zira bu dönem, Arap Edebiyatı Tarihi içerisinde en uzun dönem olduğu gibi sosyal ve siyasi yapı bakımından da en karışık, toplum yapısı bakımından pek çok unsurların bir arada bulunduğu bir dönemdir. Emevilere karşı husumeti olan ırkların dayanışmasıyla bir tepki hareketi sayesinde idareyi ele geçirmiş olan Abbasîler, ilk iki yüz yılda hemen hemen her yönden altın çağını yaşamıştır. Ancak yabancı unsur olarak görülen milletlerin zaman ilerledikçe idareye hâkim olmalarıyla halifeler yetkilerini ve nüfuzlarını kaybetmişler, özellikle son dönemlerde sadece dini bir makam olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu durum Şia mezhebini benimsemiş olan Büveyhiler döneminde daha da açığa çıkmış, hatta hilâfet yıkılma ve yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Bu gelişmeler üzerine halife, Horasan civarında bulunan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'den yardım talep etti. Bu davet üzerine Tuğrul Bey'in 447/1055 yılında Bağdat'a girmesi, tarihsel süreçte yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Abbasî Devleti'nin kuruluşundan itibaren gerek askerî gerekse idarî yapıda önemli bir konuma sahip olan Türkler, Selçuklularla birlikte Abbasî hilâfetiyle olan yakınlaşma daha da güçlenmiştir. Böylece Büveyhîler'in yol açtığı toplumsal ve siyasî tedirginlik büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, özellikle bu sürecin ilk safhalarında, saltanat ile hilâfet arasındaki iş birliği uyumlu ve başarılı bir biçimde sürdürülmüştür. Söz konusu dönemde yaşanan siyasî karışıklıklar karşısında etkin bir güç ortaya koyamayan Abbasî hilâfeti, varlığını sürdürebilmek adına siyasî bakımdan saltanata dayanmak durumunda kalırken; Selçuklular ise hem Müslüman bir hanedan olmaları hem de Müslüman bir toplumu yönetmeleri sebebiyle, meşruiyetlerini pekiştirmek amacıyla İslam devlet geleneğine uygun olarak dinî açıdan hilâfetin desteğini almak zorundaydılar. Her iki taraf açısından da kaçınılmaz olan bu yakınlaşma, Abbasî hilâfetine yaklaşık iki yüzyıl daha varlığını sürdürme imkânı sağlamış, aynı zamanda Selçukluların nüfuz alanlarının genişlemesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Abbasilerin kuruluşundan beri, devletin gerek askerî gerek idarî yapısında önemli bir konuma sahip olan Türklerin askerî ve siyasi alandaki faaliyetleri ilmî ve edebî alana yansıması çarpıcı bir şekilde kendini göstermektedir. Bu dönemde de Selçukluların bütün etkinlikleri edebiyata yansıdığı gibi bu devletin ünlü veziri Nizâmülmülk'ün kurmuş olduğu Ni-zâmiye Medreseleri ilmî ve edebî çalışmaların zirveye ulaşmasını sağlayan önemli bir faktör olmuştur. Aynı şekilde bu dönemde ilim ve edebiyat alanında artık sadece Arapların de¬ğil, Arap olmayanların da ağırlığı görülmektedir. Bu bağlamda bu topluma sonra¬dan katılan Türk asıllı edip ve şairlerin şiirleri en az Araplar kadar önem kazanmıştır. Hatta bu dönemde Türklerle ilgili edebî materyalin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Her ne kadar bu konudaki şiirler ve edebî yazılar için “Arap olmayanın şiiri” veya “Arap olmayanın yazısı” şeklinde bir tepki gelişmiş ise de el-Gazzî ve el-Ebîverdî gibi şairlerin, ez-Zemahşerî gibi ilim adamlarının ve İbnu‘l-Esir gibi kâtiplerin üstünlüğü inkâr edilememiştir. Selçukluların 447/1055 yılında Abbasî hilâfetiyle başlayan yakın ilişkisi 656/1258 yılında Moğolların Bağdat'ı istilâsına kadar devam etmiştir. Son derece karmaşık ve siyasî, idarî ve kültürel dinamiklere sahip olan bu dönem, Arap edebiyatı araştırmaları bakımından nispeten sınırlı bir şekilde ele alınmıştır. Bu durum, günümüz Arap araştırmacıları tarafından da genel kabul görmekte olup, daha önce merhum Fuad Köprülü tarafından da açıkça dile getirilmiştir. İdarî yapının büyük ölçüde Selçukluların denetimine girmesiyle birlikte, edebî üretimin sahipleri ve temsilcileri açısından oldukça renkli ve çok katmanlı bir sosyal yapı ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yalnızca Arap kökenli şair ve edipler değil, aynı zamanda Fars ve Türk unsurlarla akrabalık bağları bulunan yahut farklı etnik unsurlar arasında gerçekleşen evliliklerden doğmuş şair ve yazarlar da edebî hayatta önemli bir yer edinmiştir. Bu durum, edebiyatın temaları, dili ve üslubu üzerinde belirgin bir çeşitlenmeye yol açmıştır. Söz konusu çok kültürlü yapı, eğitim ve öğretim alanına da yansımış; Arapça ilmî ve edebî alandaki merkezî konumunu korumakla birlikte Farsça başta olmak üzere ve sınırlı ölçüde Türkçe de eğitim ve kültür hayatında yer bulmaya başlamıştır. Özellikle medrese çevreleri, saraylar ve ilmî meclisler aracılığıyla şekillenen bu çok dilli ve çok etnikli entelektüel ortam, dönemin Arap edebiyatının hem biçimsel hem de içerik bakımından zenginleşmesine katkı sağlamış; ancak siyasî istikrarsızlıklar ve yıkıcı gelişmeler sebebiyle bu edebî birikimin önemli bir kısmı yeterince sistematik biçimde kayda geçirilmediği sanılmaktadır. Şiir, nesir ve edebî tenkit halinde üç bölümde incelediğimiz bu çalışmamızı daha çok temel klasik kaynaklara dayandırmaya çakıştık. Gerek tarih gerekse edebiyat tarihi açısından önem arzeden kaynaklar yanında çağdaş araştırmalara ve değerlendirmelere de önemli ölçüde yer verdik. Şiir divanlarından ulaşabildiklerimizi kullanmakla birlikte daha çok basılmamış veya ulaşamadığımız şiirleri yine büyük ölçüde temel kaynaklara dayandırmaya özen gösterdik.
Abbasîlere nispetle tanınan Abbasî dönemi edebiyatı, Arap Edebiyatının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Kuruluşundan yıkılışına kadar sosyal, siyasi ve demografik yapı bakımından çok farklı dönemler geçiren bu dönemin bütünü içerisinde edebiyatın tamamının aynı özellikte ve aynı yapıda olması beklenemez. Zira bu dönem, Arap Edebiyatı Tarihi içerisinde en uzun dönem olduğu gibi sosyal ve siyasi yapı bakımından da en karışık, toplum yapısı bakımından pek çok unsurların bir arada bulunduğu bir dönemdir. Emevilere karşı husumeti olan ırkların dayanışmasıyla bir tepki hareketi sayesinde idareyi ele geçirmiş olan Abbasîler, ilk iki yüz yılda hemen hemen her yönden altın çağını yaşamıştır. Ancak yabancı unsur olarak görülen milletlerin zaman ilerledikçe idareye hâkim olmalarıyla halifeler yetkilerini ve nüfuzlarını kaybetmişler, özellikle son dönemlerde sadece dini bir makam olarak varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu durum Şia mezhebini benimsemiş olan Büveyhiler döneminde daha da açığa çıkmış, hatta hilâfet yıkılma ve yok olma ile karşı karşıya kalmıştır. Bu gelişmeler üzerine halife, Horasan civarında bulunan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'den yardım talep etti. Bu davet üzerine Tuğrul Bey'in 447/1055 yılında Bağdat'a girmesi, tarihsel süreçte yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Abbasî Devleti'nin kuruluşundan itibaren gerek askerî gerekse idarî yapıda önemli bir konuma sahip olan Türkler, Selçuklularla birlikte Abbasî hilâfetiyle olan yakınlaşma daha da güçlenmiştir. Böylece Büveyhîler'in yol açtığı toplumsal ve siyasî tedirginlik büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, özellikle bu sürecin ilk safhalarında, saltanat ile hilâfet arasındaki iş birliği uyumlu ve başarılı bir biçimde sürdürülmüştür. Söz konusu dönemde yaşanan siyasî karışıklıklar karşısında etkin bir güç ortaya koyamayan Abbasî hilâfeti, varlığını sürdürebilmek adına siyasî bakımdan saltanata dayanmak durumunda kalırken; Selçuklular ise hem Müslüman bir hanedan olmaları hem de Müslüman bir toplumu yönetmeleri sebebiyle, meşruiyetlerini pekiştirmek amacıyla İslam devlet geleneğine uygun olarak dinî açıdan hilâfetin desteğini almak zorundaydılar. Her iki taraf açısından da kaçınılmaz olan bu yakınlaşma, Abbasî hilâfetine yaklaşık iki yüzyıl daha varlığını sürdürme imkânı sağlamış, aynı zamanda Selçukluların nüfuz alanlarının genişlemesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Abbasilerin kuruluşundan beri, devletin gerek askerî gerek idarî yapısında önemli bir konuma sahip olan Türklerin askerî ve siyasi alandaki faaliyetleri ilmî ve edebî alana yansıması çarpıcı bir şekilde kendini göstermektedir. Bu dönemde de Selçukluların bütün etkinlikleri edebiyata yansıdığı gibi bu devletin ünlü veziri Nizâmülmülk'ün kurmuş olduğu Ni-zâmiye Medreseleri ilmî ve edebî çalışmaların zirveye ulaşmasını sağlayan önemli bir faktör olmuştur. Aynı şekilde bu dönemde ilim ve edebiyat alanında artık sadece Arapların de¬ğil, Arap olmayanların da ağırlığı görülmektedir. Bu bağlamda bu topluma sonra¬dan katılan Türk asıllı edip ve şairlerin şiirleri en az Araplar kadar önem kazanmıştır. Hatta bu dönemde Türklerle ilgili edebî materyalin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Her ne kadar bu konudaki şiirler ve edebî yazılar için “Arap olmayanın şiiri” veya “Arap olmayanın yazısı” şeklinde bir tepki gelişmiş ise de el-Gazzî ve el-Ebîverdî gibi şairlerin, ez-Zemahşerî gibi ilim adamlarının ve İbnu‘l-Esir gibi kâtiplerin üstünlüğü inkâr edilememiştir. Selçukluların 447/1055 yılında Abbasî hilâfetiyle başlayan yakın ilişkisi 656/1258 yılında Moğolların Bağdat'ı istilâsına kadar devam etmiştir. Son derece karmaşık ve siyasî, idarî ve kültürel dinamiklere sahip olan bu dönem, Arap edebiyatı araştırmaları bakımından nispeten sınırlı bir şekilde ele alınmıştır. Bu durum, günümüz Arap araştırmacıları tarafından da genel kabul görmekte olup, daha önce merhum Fuad Köprülü tarafından da açıkça dile getirilmiştir. İdarî yapının büyük ölçüde Selçukluların denetimine girmesiyle birlikte, edebî üretimin sahipleri ve temsilcileri açısından oldukça renkli ve çok katmanlı bir sosyal yapı ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yalnızca Arap kökenli şair ve edipler değil, aynı zamanda Fars ve Türk unsurlarla akrabalık bağları bulunan yahut farklı etnik unsurlar arasında gerçekleşen evliliklerden doğmuş şair ve yazarlar da edebî hayatta önemli bir yer edinmiştir. Bu durum, edebiyatın temaları, dili ve üslubu üzerinde belirgin bir çeşitlenmeye yol açmıştır. Söz konusu çok kültürlü yapı, eğitim ve öğretim alanına da yansımış; Arapça ilmî ve edebî alandaki merkezî konumunu korumakla birlikte Farsça başta olmak üzere ve sınırlı ölçüde Türkçe de eğitim ve kültür hayatında yer bulmaya başlamıştır. Özellikle medrese çevreleri, saraylar ve ilmî meclisler aracılığıyla şekillenen bu çok dilli ve çok etnikli entelektüel ortam, dönemin Arap edebiyatının hem biçimsel hem de içerik bakımından zenginleşmesine katkı sağlamış; ancak siyasî istikrarsızlıklar ve yıkıcı gelişmeler sebebiyle bu edebî birikimin önemli bir kısmı yeterince sistematik biçimde kayda geçirilmediği sanılmaktadır. Şiir, nesir ve edebî tenkit halinde üç bölümde incelediğimiz bu çalışmamızı daha çok temel klasik kaynaklara dayandırmaya çakıştık. Gerek tarih gerekse edebiyat tarihi açısından önem arzeden kaynaklar yanında çağdaş araştırmalara ve değerlendirmelere de önemli ölçüde yer verdik. Şiir divanlarından ulaşabildiklerimizi kullanmakla birlikte daha çok basılmamış veya ulaşamadığımız şiirleri yine büyük ölçüde temel kaynaklara dayandırmaya özen gösterdik.
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat